Din aleminin sanal buluşma platformu
Yeni Sayfa 1

Favorilerime Ekle   Anasayfam Yap

BÜYÜKLER İÇİN DERS DOKÜMANLARI Genel Sunumlar İlköğretim Sunumları Lise Sunumları  
Yeni Sayfa 1

Ayşe Ünal AYDIN: ZAMANIN ÖNEMİ VE YILBAŞI

Yazarımız Ayşe Ünal AYDIN Hanımefendinin zaman ve yılbaşı ile ilgili enfes yazısını burada da istifadenize sunuyoruz.
Din Alemi Ailesi


ZAMANIN ÖNEMİ VE YILBAŞI

İnsanoğluna Hak Teâlâ tarafından bahşedilmiş nimetlerin en önemlilerinden biri olan zaman, sünnetullah gereği emrolunduğu gibi akıp gitmektedir. Günler, aylar, yıllar birbirini kovalarken insan; imtihan için gönderildiği bu dünya hayatında kendisine tanınan sınırlı süreyi tamamlayacak ve bu gurbet diyarından asıl vatanına avdet edecektir.

“Biz bütün varlığımızla Allâh’a aitiz ve yine O’na döneceğiz.” (Bakara; 156)

Geçtiğimiz ay hicri sene olarak 1434’e girmiştik. İçinde bulunduğumuz Aralık ayının sonunda da ülkemiz tarafından yarım yüzyılı aşkın bir süredir benimsenmiş olan miladi takvime göre yeni bir yıla girmiş olacağız.

Bilindiği gibi miladi takvim Hz. İsa’nın doğum tarihini esas alır. Bu yüzden Hıristiyan âlemi Aralık ayının son haftasını dini bayram olarak kabul etmişlerdir. 31 Aralık gecesi kutlanan yılbaşı ise; gerçekte Hıristiyanların tamamen dini bir ortam içinde geçirdikleri Noel bayramının bir uzantısıdır. Bu yüzden de yılbaşı kutlamaları Noel baba, Noel ağacı gibi Hıristiyanların kutsal saydıkları sembollerle birlikte kutlanmaktadır.

Dolayısıyla; Ülkemizde de, yılbaşı kutlamaları adı altında düzenlenen eğlence toplantılarının ne dinimiz, ne geleneklerimiz, ne de kültürümüzle hiçbir ilgisi yoktur. Yapılanlar, Batının büyük bir cehalet içerisinde, anlamsızca taklidinden başka bir şey değildir. Bu ise genç kuşakları olumsuz etkilemekte, onlarda bir yandan kimlik bunalımına yol açarken, diğer yandan da onları kendi kültürel mirasımıza, dini anlayışımızdan kaynaklanan değerlerimize yabancılaştırmaktadır.

Oysa İslam dini, Müslümanlara diğer dini topluluklardan farklı bir kimlik bilinci kazandırmayı hedeflemiş, başka dine mensup olanlara benzemeyi ise şiddetle yasaklamıştır.

Namaz, önemine binaen Efendimiz (S.A.V) tarafından “Dinin direği” olarak nitelendirilmiş bir ibadettir. Buna rağmen güneş doğarken, tam tepede zeval noktasında iken ve batarken hiçbir şekilde namaz kılınmasına izin verilmemiş, bu vakitler dinimizce kerahat vakti olarak isimlendirilmiştir. Zira, bu üç vakit güneşe tapanların ibadet vaktidir. Bu yüzden, onlara benzememek için, namazların onların ibadet saatine rastlaması istenmemiş, bu vakitlerde namaz kılınması mekruh sayılmıştır.

Yine bu konuda diğer bir örnek de Aşure günü orucuyla ilgilidir. Sevgili Peygamberimiz Aşure günü diye bilinen Muharrem ayının onuncu günü kendisi oruç tutmuş, ashabına da o gün oruç tutmalarını tavsiye etmiştir. Ancak Peygamber Efendimize, Yahudi ve Hristiyanların da o güne hürmet gösterip oruç tuttukları haber verilince, Efendimiz onlara benzememek için; “Eğer gelecek seneye kadar yaşayacak olursam, Muharrem ayının dokuzuncu günü de oruç tutarım” buyurmuşlardır. Böylelikle Efendimiz yabancılara muhalefet etmenin önemini ve inananlar için bunun özenle sürdürülmesi gereken bir kimlik ve kişilik vazifesi olduğunu göstermek istemiştir. Ne var ki; ertesi senenin Muharrem ayından önce vefat ettikleri için bu orucu tutamamışlardır. Ancak; Efendimizin niyet ettikleri de ümmet için sünnet sayıldığından, Aşure günü orucunun Muharremin dokuz ve onuncu günleri, iki gün olarak tutulması müstehab kabul edilmiştir.

Sevgili Peygamberimiz; "Kim bir kavme benzerse onlardandır" buyurmuştur. Hadis-i Şerifteki benzemek kelimesi, giyindikleri gibi giyinmek, onların gittikleri yoldan gitmek ve bir takım işlerinde onları taklit etmek şeklinde açıklanmıştır.

Bugün bir kısım insanlar, yeni yılı kutlarken gayri müslimlere benzemek gibi bir niyetlerinin olmadığını, düşünmektedirler. Ancak; başlangıçta davranışlarda görülen bu taklitler, zamanla kalbe sirayet etmekte, fiili beraberlik zihni beraberliğe sebep olarak sonuçta; kişilerin düşüncelerini bu doğrultuda değiştirmektedir. İnandığı gibi yaşamayanların, yaşadığı gibi inanmaya başlamaları bu yüzdendir.

Bunun yanı sıra yılbaşı kutlamaları, kutlama yöntemleri açısından da inançlarımıza uygun düşmemektedir. Zira bu kutlamalarda, içki, kumar, fuhşiyat, şans oyunu, yeme-içme ve alış-verişte israf, eğlencede taşkınlık gibi dinimiz tarafından yasaklanmış olan her türlü uygunsuz eylem yer almaktadır. Dolayısıyla olgun bir mü’mine yakışan; sadece yeni bir yıla girmenin sevinci gibi gösterilmeye çalışılan ancak; hiçbir meşru yanı bulunmayan bu tür programlardan olabildiğince uzak durmaktır.

Eğer bu güne, diğer günlerden farklı bir anlam yükleyeceksek bu; yaratılış gayemizi, bu dünyada niçin bulunduğumuzu hatırlamak, tüm hayatımızı bu açıdan bir kez daha gözden geçirmek şeklinde olmalıdır.

Zira insanoğlunun hayat yolculuğu sadece bu dünya ile sınırlı olmadığından, her geçen zaman onu dünyadan uzaklaştırırken ahirete biraz daha yaklaştırmaktadır. Elimizden kayıp giden zaman gerçekte ömrümüzdür ve her gün takvimden düşen yaprakla ömür defterimizden bir sayfa daha eksilmiş olmaktadır.

Ne yazık ki; bizler zamanın kıymetini gerektiği şekilde takdir edemiyoruz. Atalarımız zamanın önemini ifade etmek için; “Vakit nakittir” demişlerdir. Hiç şüphesiz vakit, nakit gibi değerlidir. Mevlana hazretleri ise; “Yakut vakitle satın alınır, ama vakit yakutla elde edilemez” derken; vaktin gerçekte paradan daha değerli olduğunu bildirmek istemiştir.

Sevgili Efendimiz, “İki nimet vardır ki; insanların çoğu bunları kullanmakta aldanmıştır” buyurduğu hadis-i şerifinde, bu nimetleri sıhhat ve boş vakit olarak belirtmiştir. Maalesef bugün insanın büyük bir gafletle yaptığı hataların başında, zamanı boşa geçirmek gelmektedir. Oysa zamanı boşa geçirmek, hayatı boşa geçirmek demektir. Bizim bir adına da ömür dediğimiz zaman; gerçekte hayatın ta kendisidir ve Allâh Teâlâ tarafından her canlıya bir defa kullanmak üzere ihsan edilmiştir. İnsan bu dünyada gayesiz olarak yaratılmamıştır. O kendisine lütfedilen hayatı, Yaratanın emirleri doğrultusunda kulluk ile geçirecek, Cenâb-ı Hakkın rızasını kazanarak selam yurdu olan Cennete ulaşmaya çalışacaktır.

Kur’ân-ı Kerim insanın, ömrünün her anından sorgulanacağını, kendisine verilen maddi ve manevi tüm nimetlerden hesaba çekileceğini açıkça beyan eder.

İnsan başıboş olarak bırakılmamıştır ve hayatı boyunca yaptığı her iş, söylediği her söz, gözcü melekler tarafından kaydedilmektedir.

Demek oluyor ki; insan bir gün bu dünyadan göçüp giderken tüm yaptıklarının ve söylediklerinin yazıldığı bir hayat defterini, belki de görüntülerinin kaydedildiği bir diski beraberinde götürecektir.

İşte böylesi uhrevi bir sorumluluğa haiz olan ömrün nasıl yaşanması gerektiği, Asr suresinde şöyle ifade edilir:

“Asra yemin olsun ki; insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi işler yapanlar, birbirine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”

Rabbimiz bu surede önemine işaret etmek üzere zamana yemin etmiş, iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye ile değerlendirilmeyen vaktin, dolayısıyla ömrün sahibi için hüsrana sebep olacağını haber vermiştir.

Zaman, geri döndürülmesi mümkün olmayan, ertelenemeyen, biriktirilemeyen, bu nedenle de boşa geçirildiğinde telafi edilemeyen bir nimettir. Kur’ân-ı Kerim zamanı, doğru, verimli ve etkin kullanmanın en pratik yolunu bize göstermiş ve şöyle buyurmuştur;

“Bir işi bitirince hemen başka bir işe koyul, onunla meşgul ol ve yalnız Rabbine yönel” (İnşirah; 7,8)
Böyle bir davranış biçimi, elbette insanı; boş, faydasız, dahası zararlı uğraşlardan alıkoyacak, onun ömür sermayesinin korunmasına yardımcı olacaktır.

Tefsir kitaplarında zamanın kıymetini göstermek için bir buz satıcısının hikâyesine yer verilir. Adamın biri elindeki tüm sermayesi ile o günler için değerli bir meta olan buz satın alır. Havalar oldukça sıcak olduğundan buzu, kısa sürede satıp kar edebileceğini düşünür. Ne yazık ki; sıcak yaz güneşi altında buz hemen erimeye başlayınca ne yapacağını şaşıran adam; “Sermayesi eriyen bu kardeşinize yardım edin” diye feryat etmeye başlar. Onun bu feryadını duyan bir hak dostu birdenbire, olduğu yere yığılıp kalır. Kendine geldiğinde neden bayıldığını soran öğrencilerine şöyle söyler: “Ömür sermayemiz eriyor. Rabbimiz bizleri kârlı bir ticarete davet ederken, biz bu davete icabet etmekte gecikmekteyiz. İşte bu yükün ağırlığıyla bayıldım.”

İnsana verilen ömür de tıpkı bir buz gibi hızla erimektedir. "İnsan aceleci yaratılmıştır” ve sabırsızlığı belki biraz da bu yüzdendir. Bazen içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan bir an önce kurtulmak, bazen dünyanın tatlı telaşı içinde, gelecekteki günlerin kendisine getireceğini umduğu güzelliklere bir an önce kavuşmak arzusu ile zamanın çabucak geçmesini ister ve günleri saymaya başlar.

Anneler çocuklarının ilk adımını görmek, ilk sözcüğünü duymak için sabırsızlanırlar. Öğrenciler bir an önce okullarının bitmesini dilerken, çalışanlar haftanın ilk gününden itibaren hafta sonunu özlerken, dar gelirli kimseler ayın başını beklerken, kışladaki asker daha ilk günden şafakları sayarken, geçen her günün ömür sermayelerini erittiğinin ve Hz. Mevlana’nın ifadesiyle; “Her gün bir parçalarının öldüğünün farkında bile olmazlar.”

Dün geri gelmemek üzere gitmiştir. Yarının da ne olacağı bilinmediği için, gereği gibi yaşanması ve değerlendirilmesi gereken gün bugün, an bu andır. Yapılacak hayırlı ve güzel çalışmalarla bu zamanın bereketlendirilmesi kadar, boş ve faydasız işlerden uzak durarak, onu ziyan etmekten sakınmakta önemlidir. Zira ömür; insanları aylarca kendine mahkûm eden televizyon dizileri, amaçsız internet gezintileri, 'daha daha nasılsın' şeklinde uzayıp giden telefon konuşmaları ve saatlerce süren kapı önü sohbetleri uğruna heba edilecek kadar uzun değildir.

"Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim Cehennem’den uzaklaştırılıp Cennet’e girerse o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldatma metaından başka bir şey değildir." (Âl-i İmran; 185)

Kesin olan şudur ki; biz farkında olmasak da zaman tıpkı bir su gibi akıp gitmektedir. Cahit Sıtkı Tarancı’nın yolun yarısı dediği otuz beş yaşı çoktan gerilerde bırakmış biri olarak, maziye dönüp baktığımda; her şey daha dün gibiyken, onca yılın nasıl geçtiğini anlamakta zorlandığımı hissediyorum. Sanırım bu yüzden dünyayı yalan olarak nitelendirmişiz.

Evet!... Dünya yalan, dünyada ölümden başkası yalan, ya da;
Bu yalan dünyanın yegâne gerçeği; ölüm!...


Ne kadar yaşarsa yaşasın, doğduğu andan itibaren ölüm yolcusu olan insan, bir gün bu akıbetle karşılaşacak ve sonuçta; herkes yaşadığı gibi ölecek, öldüğü gibi dirilecektir.

Bu nedenle Âlemler Rabbine yüz akı ile kavuşmayı uman herkesin, güzel bir kul olarak yaşayıp, ömrünü güzel bir sonla tamamlaması zaruridir.

Yüce Mevla’mızın, hayatımızı ve ölümümüzü, Salih kullarına lütfettiği ulvi güzelliklerle müzeyyen kılması dileğiyle...
Ankara’dan herkese selam, sevgi, saygılar...
Ayşe Ünal Aydın

Kategori: Genel Sunumlar - Büyükler İçin
Ekleyen: Salih TEKİN
Tarih: 25.12.2012

Bu doküman sizden önce 46 kişi tarafından indirildi.

 

Bu habere puan verin        Bu habere 0 kişi 0 puan verdi

Dosya Hakkındaki Yorumlar (3)

Tümü

A.hatice ilhan sevgili ayşe hanım ne güzel yazmışsınız sağolun bizlerede uymayı hak nasip etsin istanbuldan sevgiler 06.01.2013 
 
sevil karaman Ayşe ablacım ellerine gönlüne sağlık,sayende çok güzel bir yazı okudum..yazılarını tekrar tekrar okuyorum.iyi ki varsın Allaha emanet ol.sevgi ve saygılarımla sevil... 29.12.2012 
 
ruhan güneş Hocam merhaba yazınız cok guzel gecen yılarada yaptığımız hataları Mevlam afetsin ALLAH sizden ebediyen razı olsun bu duğayıda sizden caldım İstanbuldan sevgı ve saygılar  26.12.2012 
 

 

Yorum yazabilmek için sistem girişi yapmanız gerekir.

 

 

Yeni Sayfa 1

   
   
E-Posta:
Şifre:
Beni Hatırla

Kaydol

Şifrem?

 

   Site İstatistikleri

   
  Bugünkü sayaç: 41
  Toplam sayaç: 1.081.067
  Toplam Doküman: 1077
  Üye Sayısı: 9925
   


       Anket

 
 
 
 
 
 
 
 
 


Yeni Sayfa 1

duaistiyoruz@dinalemi.net

Tasarım-Hosting: Spark Bilişim